Kılıç

Gölgelerle kılıç dövüşü yapıyorum. Ne onlar yoruluyorlar, ne ben zafer kazanıyorum. Bir vakit bekleşiyorlar bilinmeyende, fısıltılar var kulağımda, gölgelerin fısıltıları. Gülüyorlardır belki. Gülmelerine dahi yabancıyım. Gülmesine yabancıysan geriye ne kalır ki?

El ayak çekiliyor sonra, gölgeler bile yok artık. Sadece ben; gözleri şiş, kızarık bir de içimden bana bakan bir çift göz. Biziz olmanın tek alametifarikası. Ben susunca o konuşuyor, bazen benim susmamı beklemiyor. Yaralarıma tuz basıyor aklınca. Pişiyorum.

Pişememişim, usul usul kanıyorum hala. Acıyor bir yerlerim artık her nerde yaraladıysam bilmiyorum. Acısın. Kabuk tutmuş, kabuğu düşmüş yaralara bakıyorum. Hepsi aşka gelsin kanasın. İsyankar çocuğumun ateşiyle kanasın, kızıl olsun her yer.

 

Düş ve gülüş

Özlemeye utanılan yüzler böler geceyi.  Kırılmış sözlerin batar, zamanın sardığını sandığım yerlerime.

 

Şimdi mutlu musun, suskun güvercin? Unuttun mu beni? Hiç aklına düşer mi yüzüm?

 

 

Sürekli değişen bulutları yeşillendirmek istersen, sonsuz boya lazım sana küçüğüm. Yoksa benim gibi gözlük camlarını boyarsın. Öyle orda dururken suskunluğun, alışıldık sözlere sığınırsın. Hayat bu, her zaman yeşillenmiyor. Gözlerden sakladığın tomurcuklarına güneş değme vakti geçiyordur belki? İyi dinle. Baharda ince giyinme derim ben he bilirsin. Dengesizdir bahar. Üşütürsün. Umulmadık bakışlar taş olurlar, yararlar ha başını.  Yumuşacık yastıklara koyduğun o biricik başını. Bugün yarsın diyorum. Bu vakte kadar başını kaç defa hissettin. Taş değmeden ah dedin hep. Korkaksın sen de biliyorsun.  Ama ” Sahici bir sarsıntı sahte bir dengeden iyidir.” Her yıkım yeni bir başlangıçtır.

Gece İnsanları

Doğan her güneş, gecenin hece hece ördüğü kayıplıklarıma bir yorgan olarak doğdu. Gün, yitip gitmeye izin vermez telaşesinden. Gecelerin insanları hep daha yitiktir.Çok kez güneşten korudum yitikliğimi sanki bir hazine gibi. Artık gün sarar dört yanımı, ekmek günde pişer çünkü. Ekmek kaygısına düşen insanlar günün ateşiyle terlemeli, emek sarfetmeli, ve de boyun eğmeli. Ya Kaybolmak? Bilmediğim yollara koşmak. Beklemek, hiç beklemiyor gibi…  Ben, yaşam oyalanmacasında sonu gelmemiş ve gelmeyecek noktaların alacaklısı… Üçten beşe; varoluşun saatleri. En güzel cümlelerimi hep o vakitlerde kurdum ben.  Ama ekmeksiz de olmuyor.

Güvercin?

Hava ıslak, gözlerim kuru ancak yağmurdan kaçan güvercinlerden biri içime mülteci. İçim dar geldi güvercine bana geldiği gibi. O şimdi çıkıp gitmek için çırpınıyor benim aksime. Kalbime güvercin çarpıyor. Güvercin kanatlarından doğan yaralar ellerime giden kanı kesiyor. Ellerime kan gitmiyor, üşüyorlar. Ayaklarım da üşüyor.

O güvercinin hatrına yazdım dün gece. Ciğerlerime vebalim olmasın diye. Güvercini sakinleştirdi yazmak. Aklım karışık, kararsızım. Şimdi o güvercini pencereden salıp gökyüzüne mi uçurmalı? Özgür mavi gökyüzü umuduna gönderip bir tekir kediyle yahut İstanbul’un soğuğuyla varlığının nihayet bulmasından çekiniyorum. Kalbimde otursa o güvercin, yemini suyunu eksik etmesem.. Ben istiyorum güvercin uçsun özgürce kendi sesini bulsun ama beni,sesimi hep hatırlasın. Çıksın dolaşsın bana geri gelsin. Karlı gecelerde mumumun aleviyle ısıtayım onu, rüzgarın nefesiyle. Güvercinim, şimdi seni n’apıcaz?

Güçlü istekler hakikate dair ilüzyon yaratıyorlar. İstek, bir biçimde zapt altına alındığında hakikate dair olana erişme imkanına sahip olabiliriz. İstek, dünyayı anlamakta bir engel, onu örtmesi ve kendisini tek hakikat gibi sunmasından kaynaklı olarak. İsteklere kanmamak, isteklerini ötesine dair araştırma yapmak, insanın ayırt edici özelliği, bu istek her ne kadar güçlü ya da yok sayılması zor da olsa. Bu güç araştırmanın öznesi de akıldan başkası olamaz.

‘İnsan olmak’, güç iş. Her daim süren bir savaş hali, öyle bir savaş ki her iki cephede biz varız sadece. Ateşkes yapıyoruz bazen, yenilenmiş ama daha huzursuz daha belirsiz savaşa tekrar başlıyoruz sonra. Daimi barış imkanı mı? “Yalnız ölüler huzurludur.”

Ruh halimden yansıyanlar

Gözümden uyku akıyor, ama direniyorum. Ödev bilinciyle oturdum, tüm işlerimi sıfırlamaya, işlerimi nihayete erdirmeye uğraşıyorum.  Bu gece bana uyku yok, her yerim ağrıyor ama uyku yok bu gece. Çok yorgunum ama uyku yok bu gece. Kendime rağmen, isteklerime rağmen bir şeylere emek vererek kendimi var etmeyi öğrenmeliyim. “Çalışmak özgürleştirir.”‘e gelip dayandım.  Biraz da bunu deneyeyim.  Ne çıkar?

 

 

 

“O kadar sevdim ki resmini,

İşte bugün konuştu benle

Yorulmuştum çalışmaktan

Karda uzun yürüdük senle.”

 

Artık insanlara şarkılar yakıştıramıyorum. Bir insana hele de tanımadığım bir insana sevdiğim şarkıları yakıştırmak hele de beni kuran, beni ben yapan şarkıları, grupları yakıştırmak artık ruhuma ağır geliyor. İçimde bir yerlere batıyor, yüklediğim anlamlar. Fazla geliyor onlara. O yüzden şarkılarımı (evet şarkıları sahiplenirim ve sadece sevdiklerime açarım en sevdiğim şarkıları) kişilerden azat ettim. Bazen bir dize, bir şarkı sözü birini aklıma getiriyor ufacık atıf yapıp geçiyorum öyle. Bu kafamın yorgunluğunu, bunca yükü, bunca kaygıyı paylaşacak birini arıyor bazen insan yanında. Yüzü geliyor çoğunlukla aklıma, o güzel fotoğrafı, gülüşünde çocukluğunun ruhundan taştığı o fotoğraf. Fotoğrafla onun niyetine konuşmuyorum artık, uzattığım eli görmeyecek kadar kendi işinde gücünde, kafasını güzel bir gelişmeye kaldırmayacak kadar pervasız yaşayan biri o. Yüreğini bir merhabaya açamamış yabanın biri o, hem de kibirli, burnu büyük. Ben ona bakmıyorum. Böyle bir adamı sevemem. Fotoğrafta gülen adama bakıyorum ben. Bir temiz hava solumak gibi oluyor yüzüne bakmak.   Konuşmuyorum onla kafamda, yüzüne bakıyorum fotoğraftan bana yansıyan, tıpkı büyülü bir tabloymuş gibi o. Sonra başka bir yüze, başka bir cümleye, başka bir cümleye geçiyorum. Geziniyorum, dolanıyorum. Bu sefer sislerin içinde değil. Daralınca onun yüzüne kaçıyorum yine, sanki cevaplar onun yüzündeymiş gibi. Ne güzel gülüyor eşek sıpası. Keşke buraya koyabilsem yüzünü, benden ayrı bir sanat eseri gibi. Neşesini objeleştirsem, cebimde taşısam.

 

Müthiş yorucu bir günün ardından salak saçma bir ödev yetiştirmeye uğraştım, üstüne 3 saattir bir metni çevirmeye çalışıyorum.  Sabaha dersim var 11’de, saat 3, daha bir sürü de işim var. Kafamı suya sokup çıkarttım yüzüne bakmakla, buraya yazmakla. Haydi bakalım yarın ne bekliyor beni? “Hem merak ediyoruz, hem korkuyoruz, dehşet içindeyiz.” Bilemiyorum Altan, bilemiyorum.

Anteplilerin bi’ lafı vardır, çok kulanırlar. “İi olur zaar.” Haydi bakalım. Gece 3.41, ve benim nöbetim biter, güneşi bu gece başkası doğursun gözünü seveyim. Bu gece gökyüzünü boyayamayacağım. Yorgunum ben.

22 yaşında bir üniversite öğrencisiyim. Ben bile anayasa değişikliklerinin oy çokluğuyla değil oy  birliğiyle yapılması gerektiğini  yani %70-%75 gibi bir oranla bu değişikliğin istenmesi gerektiğini biliyorum. Devletin başındakiler, yasa yapıcılar, hukukçular bilmezden geliyorlar. Hiçbir seçime laf etmedim ama bu nedir yahu.  Acınası bir durum. Adil mi şimdi bu? Meşru mu yapılacak anayasa?