Kılıç

Gölgelerle kılıç dövüşü yapıyorum. Ne onlar yoruluyorlar, ne ben zafer kazanıyorum. Bir vakit bekleşiyorlar bilinmeyende, fısıltılar var kulağımda, gölgelerin fısıltıları. Gülüyorlardır belki. Gülmelerine dahi yabancıyım. Gülmesine yabancıysan geriye ne kalır ki?

El ayak çekiliyor sonra, gölgeler bile yok artık. Sadece ben; gözleri şiş, kızarık bir de içimden bana bakan bir çift göz. Biziz olmanın tek alametifarikası. Ben susunca o konuşuyor, bazen benim susmamı beklemiyor. Yaralarıma tuz basıyor aklınca. Pişiyorum.

Pişememişim, usul usul kanıyorum hala. Acıyor bir yerlerim artık her nerde yaraladıysam bilmiyorum. Acısın. Kabuk tutmuş, kabuğu düşmüş yaralara bakıyorum. Hepsi aşka gelsin kanasın. İsyankar çocuğumun ateşiyle kanasın, kızıl olsun her yer.

 

Düş ve gülüş

Özlemeye utanılan yüzler böler geceyi.  Kırılmış sözlerin batar, zamanın sardığını sandığım yerlerime.

 

Şimdi mutlu musun, suskun güvercin? Unuttun mu beni? Hiç aklına düşer mi yüzüm?

 

 

Sürekli değişen bulutları yeşillendirmek istersen, sonsuz boya lazım sana küçüğüm. Yoksa benim gibi gözlük camlarını boyarsın. Öyle orda dururken suskunluğun, alışıldık sözlere sığınırsın. Hayat bu, her zaman yeşillenmiyor. Gözlerden sakladığın tomurcuklarına güneş değme vakti geçiyordur belki? İyi dinle. Baharda ince giyinme derim ben he bilirsin. Dengesizdir bahar. Üşütürsün. Umulmadık bakışlar taş olurlar, yararlar ha başını.  Yumuşacık yastıklara koyduğun o biricik başını. Bugün yarsın diyorum. Bu vakte kadar başını kaç defa hissettin. Taş değmeden ah dedin hep. Korkaksın sen de biliyorsun.  Ama ” Sahici bir sarsıntı sahte bir dengeden iyidir.” Her yıkım yeni bir başlangıçtır.

Gece İnsanları

Doğan her güneş, gecenin hece hece ördüğü kayıplıklarıma bir yorgan olarak doğdu. Gün, yitip gitmeye izin vermez telaşesinden. Gecelerin insanları hep daha yitiktir.Çok kez güneşten korudum yitikliğimi sanki bir hazine gibi. Artık gün sarar dört yanımı, ekmek günde pişer çünkü. Ekmek kaygısına düşen insanlar günün ateşiyle terlemeli, emek sarfetmeli, ve de boyun eğmeli. Ya Kaybolmak? Bilmediğim yollara koşmak. Beklemek, hiç beklemiyor gibi…  Ben, yaşam oyalanmacasında sonu gelmemiş ve gelmeyecek noktaların alacaklısı… Üçten beşe; varoluşun saatleri. En güzel cümlelerimi hep o vakitlerde kurdum ben.  Ama ekmeksiz de olmuyor.

Güvercin?

Hava ıslak, gözlerim kuru ancak yağmurdan kaçan güvercinlerden biri içime mülteci. İçim dar geldi güvercine bana geldiği gibi. O şimdi çıkıp gitmek için çırpınıyor benim aksime. Kalbime güvercin çarpıyor. Güvercin kanatlarından doğan yaralar ellerime giden kanı kesiyor. Ellerime kan gitmiyor, üşüyorlar. Ayaklarım da üşüyor.

O güvercinin hatrına yazdım dün gece. Ciğerlerime vebalim olmasın diye. Güvercini sakinleştirdi yazmak. Aklım karışık, kararsızım. Şimdi o güvercini pencereden salıp gökyüzüne mi uçurmalı? Özgür mavi gökyüzü umuduna gönderip bir tekir kediyle yahut İstanbul’un soğuğuyla varlığının nihayet bulmasından çekiniyorum. Kalbimde otursa o güvercin, yemini suyunu eksik etmesem.. Ben istiyorum güvercin uçsun özgürce kendi sesini bulsun ama beni,sesimi hep hatırlasın. Çıksın dolaşsın bana geri gelsin. Karlı gecelerde mumumun aleviyle ısıtayım onu, rüzgarın nefesiyle. Güvercinim, şimdi seni n’apıcaz?

Kükreyen aslanım duruldutan sonra yazıyorum. Yazıyorum çünkü ancak böyle rahatlıyorum. İronik ama daha bir gece önce mutluluğun inşası üzerine elimi taşın altına sokmak için kolları sıyırmışken, bu gece ben evde yokken kedim üçüncü kattan düşmüş. Çok sevdiğim bir film vardır; “Sen Ne Dilersen”. Her sevdiğime izletirim istisnasız. Orada, henüz filmin başında, doktor , bir ayağı çukurdaki Rum Madamımız Eleni’ye kanser teşhisi koyduğunu ve sigarayı bırakması gerektiğini söylüyor.

“Sen diyorsun ki sigarayı bırak. Sen sanıyor musun ki bu yalnızca sigara? Bu benim terkettiğim ailem; anam, babam, kardeşim; toprağa verdiğim kocam, hasta kızım. Anılarım bre… ”

Öylesi bir şey işte. Ben bu nalet, uğursuz seneye dayandıysam bu küçük canın katkısı büyüktür. O öldü sandım. Çok acı çekiyor dedim en iyi ihtimalle. Ruhumu bir şey ele geçirdi bir an için. Yanına gidemedim. Düştüğü yerden kendimi atmak istedim. Engel olamadığım için lanet ettim kendime, sanki yapabileceğim bir şey varmış gibi.

Bu kadar çok üzüldüm çünkü en kötü anlarımda o vardı, mayıstan beri yanmda; kasımdan beri can yoldaşım. İlk kez çenemin altını ısırdığında, başını koynuma sokup uyuduğunda kendimi sevgisine nail olabildiğim için şanslı saymıştım. En yakın arkadaşlarım olabilecek en berbat şekilde kopartılar kendilerini benden. Dayandım, onlarla yaşamak zorunda olmaya, kedimle dayandım. Parasızlığa, dipte olmaya onunla dayandım. Yaralarımı hor görüp, daha da çok hırpaladılar en yakınlarım. Dayandım.

Hayatın herkese böyle sürprizleri var işte. Biz sürprizlerin bizi şaşırtıp sevindiren yanını düşünmeye eğilimliyiz. Ama öyle olmuyor işte.

İyi haber. Kedim ölmedi. Ama bu gece başında beklemeliyim, bu gece önemli. Küçücük ciğerleri için röntgen çekilecek yarın sabah. Kendi kendimi yiyorken, yazıp bir parça olsun kurtulmalıyım dedim. Zor bir gece, bu gece.

“L’importance, c’est l’atterrissage.”

Şimdi yerdeyim. Düşen kedi değil sadece, benim. Kendime inşa etmeye uğraştığım dünya şimdi komik görünüyor.

Yara bere içindeyim. Izdırap çekiyorum, ama beni iyileştirsin diye kimse aklıma gelmiyor. Tek kişiyi aradım, ararken pişman oldum. O da açmadı zaten. Bir sürü isim geçti aklımdan, kimsenin sesini gönlüm istemedi. Oturdum kendi halime ağladım. Yalnızlığıma ağladım, ufak bir çocuk gibi.  Herkes kedime ağlıyorum sandı. Ne ayıp, değil mi? Kedim için çok ağladım orası ayrı ama kedim ölümden dönmüşken ben oturdum kendi halime ağladım. Kendimde bu kadar pislik görürken dışarda iyi bir insan, kirlenmemiş bir insan bulmaya nasıl inanırım? O insanı es kaza bulsam yanına yakışır mıyım? Amaan öyle biri yok zaten. Öyle işte. İnsan her ne kadar inşa etmeye çabalasa da mutluluğu dan diye iniyor bazen giyotin.

 

Aile önemli bir kavram. Onlar olmasaydı her şey daha zor olurdu. Şimdi herkes uykuda.

Bu gece de geçecek biliyorum. Boğazımda bir el… Bu sene ne kadar böyle gece geçti. Bir başıma… Ne zaman dönecek şansım, bilmiyorum.

 

Bir şey olsun artık yahu. İyi bir şey olsun. Güzel bir şey bekliyorum hayattan.

 

Her şey yolunda giderken insan, bu kadar iyi olay fazla bana haydi bakalım artık biraz da kötü şeyler olsun dengeler yerine gelsin demiyor. Herkes iyi, güzel şeyler hakettiği inancında. Çok kötü şey yaşayınca, hele de üst üste ya da yakın zamanlarda, hayattan bir şey dilemeye hakkı olduğunu düşünüyor. Oysa öyle bir kural yok. Bakalım, yaşıyoruz bir şekilde. Ama öyle ama böyle.

 

 

 

 

Aşıkken yazdığım ama göndermediğim bir mektubu okudum, tekrar aşık olasım geldi. Hoş! Aşk ne zaman başlayıp ne zaman bitiyor, muğlak. O zaman sorsan aşık değilim derdim muhtemelen ama bugünden düne bakınca aptallığımı(aptallıklar serilerimi) açıklayacak başka bir neden bulamıyorum. Şimdi sorsan yine aşık değilim derim, eğer ki dürüstsem. Ama bunu bir sonraki andaki bana sormak gerek. Aşkı ancak geçmiş zaman formunda görmeye muktediriz, eksiklikle bir çeşit bir yoksunlukla ayırdına varıyoruz sanırım. Bu konudan emin değilim; bir öğesi aşk olan hiçbir cümleden emin olamadığım için. Her neyse… Yine o kız olayım istedim, bir an için. Bir şeyleri değiştireceğine, bir avuntu bulacağına inancı, umudu olan bir kız. Ne imgeler bulmuş duygularını dinleyip; neler de çizmiş, neler de yazmış… Aşkından ölecek, en olmadı şair olacak sanırsın… Ne tatlı! O bir an geçer geçmez, farkına varıyorum, o kızı özlemiyorum, hem de hiç özlemiyorum. Hayata böylesi yabancı, öylesine saf, kendi hayal dünyasını dış dünya sanan; dış dünyada kendi sanrılarını göremeyince bunalımlara boğulan bir kız…Sisli yollar arasında uğruna dayanılacak rengarek hatta belki tüm renkleri içeren herkesin gözünün önünde durarak saklanmayı beceren bir şey olduğuna yürekten inanan biri. Onun bir şekilde cisimleşmiş halini aramaktan bıkmayan, her defasında onu buldum sanıp değerler yükleyen (Melissandre’nin herkese Azor Ahai demesi gibi) bulamadığını anladığında ya da sezdiğinde desek daha doğru olur yine de sezgisine inanmayıp rengarenk bir maske kesip düşlerinden karşıdakine takmaya çabalayan, maskeyi takmaya çabalarken  karşısındakini göremeyen bir dişi. (Bu kadar acımasız olacağını sanmazdı herhalde o kız. Bakalım seneler sonra bu kıza neler söylenecek?) O kızı hatırlamaya çalışınca o kızla bu kız arasında geçen onca zaman yalnızca bir köprüymüş gibi şekilleniyor kafamda. Yıllar bir köprüydü, geçtim.

 

Kabul ettiğim bir ilkem vardı; pişmanlık yok. O kız sayesinde/yüzünden bugün buradayım. O zaman yaptığın şey olumsuz etkilere sebep olsa da seni buraya getirdi. Çok büyük mânâlar aranmasın bu ilkede. Bugün, ben pişmanım. Çok yorganlar yaktım, bazılarına yazık oldu. Ama yaktığım yorganlar yüzünden pişman değilim. Her yorgan ayrı bir yangın yeridir hâlâ, daha da ne yangınlar olur, hayat böylesi bir şey. Yorganlar yanmaya, sen yakmaya yazgılı… Pişmanım çünkü o köprüyü geçmeden evvel elimde kaybedebileceğim bu kadar şey olduğunun farkında değildim. Onların farkına onları yitirdikten çok sonra farkına vardım, onları biliyor olsam da benim için nasıl bir temel teşkil ettiklerinin farkına yeteri kadar varamamışım demek ki. Farkında olsam daha sıkı sarılırdım kesin. Köprünün bir yerinde kaybettiklerimi görünce elimde ne var diye baktım, elimde ne kaydıysa sıkı sıkı sarılayım diye. Sarıldım. Yine olmadı.

 

Koca bir irin var yüreğimde, en son neden olmadığını anlatmaya çabalarsam o irin tüm bütünlüğümü sarar. O irine elleşmiyorum, çiçeklerini sulamıyorum, bazı şarkıları onsuz söylemiyorum. Bir nevi oruçla iyileşmeye çabalıyorum? Sevda orucu değil bu, öyle bilinmesin, yalan olur. Tüm sevdaya imkan veren şeyimi yitirdim ben, son kalemdi o benim. Yıktım. Zalim dersiniz belki, tercihinizdir kelime seçiminiz. Ben kalemi yıktıysam, en son kalan kalemi, vardır herhalde bir bildiğim. Hakkımın iadesi isterim. Yıktım da iflah  mı oldum?Yok! Tuğlalarını başka bir kalede mi kullandım? Yok, yok onu hiç yapmadım. Yapamam. Çünkü orucum yasımdır aynı zamanda; mezarı yoktur son ölünün, benim gibi köksüz biri tarih yazıcılığı yapmaz, o yüzden orucum  yıktığım son kaleye bir saygı duruşudur. Tek kelime etmem. Ona verdiğimi başkasına vermem. Ona verilen cansuyunu, çiçeğini kızartan güneş, toprağını besleyen azotu başkasına nasıl vereyim ben? İhanettir bu! Dediğim gibi, hem orucum hem yasım… En çok da irinim; şimdilerde sıcak değil, katılaştı. Dokunursam yine sıvılaşır da her şeyi yine alır benden diye korkuyorum. Ellemiyorum. O yüzden bir oruçtur bu. Bu orucu tutarım ama sevda orucu tutamam ben. Belki bu bir acı orucu, adını koyamıyorum.

 

Ben bendeki onu yıktım, o ise döndü yine beni yıktı. Haklıdır herhalde, her etkinin ona eş güçte/kuvvette -bilemiyorum hangisi uygun- fakat aksi istikamette bir tepkisi vardır. Yıllar önce söylenmiş, her yerde işlediğine eğer ki yeteri kadar gözlemlerseniz şahit olacağınız bir yasa bu. Fizik falan bir yere kadar kurtarıyor. Ee bana n’oldu? Ben iki defa öldüğümle kaldım. Yıkmasaydı beni, yıktı… Hem de sadece ikimizin bilebileceği bir şekilde. Beni bile isteye yaralamazdı! Ne güvenmişim… Öyle olmuyormuş bu işler. Şimdi ona sorsam, o işin öyle olmadığına dair onlarca şey geveler ağzında. Biliyorum, ben onu bilirim. O beni bilmiyor muydu acaba? Beni neyin nasıl yıkacağını nasıl bilmez? Bile bile beni yıkarsa, o nasıl hâlâ o olur? Yok, yok, yok! Tüm bu sorular mânâdan uzak. Sitem yok! Soru yok! Sıkıntı yok! Hesaplar tamam… Tümden geri çekiyorum kendimi: orucumu bozmuyorum yok yok hayır. Söylenecek tek şey ‘N’apalım, bu sefer de böyle olsun. Canı sağolsun. ‘ Canı sağolsun…

 

O bir şekilde düzelir, kırılan bir kalbi yapıştırmaya niyetli çok çıkar. Hele biz kadınlar ne meraklıyız buna. Zaafımız… Kibrimiz…  Bunu bilirim ta yürekten, ben de vaktiyle bir kalbi yapıştırmaya niyetliydim, bilir o. Kırılan kalp ne kadar yapışsa da iz kalır denecek olursa, klişe bir ifadeyle; derim ki kırılan bir vazo iz olsa da yapıştırılabilir ama kuruyan bir çiçeğe can veremezsin. Ben, artık dallarına su gitmeyen, ana damarı tıkalı bir çiçeğim. Kimseden bulacağım umara inancım yok. Herkesi istiyorum, Herkes bana güneş olsun, su olsun istiyorum; ama kimse olamaz biliyorum. Kimsenin de niyeti yok zaten. Böyle şeyleri isteyip de elini taşın altına koyan insanlar az gelir insanın karşısına. Ben kendiminkiyle karşılaştım, çabuk harcadım. Şimdi o da bir daha dönmemek üzere terkettiğim bir liman; her ne kadar yine aynı kıyılarda dolansam da. Ben de tek başıma halletmem gerektiğini anladım. Gölgede durdum, üşüdüm; güneşe çıktım, yandım; tazyikli sularla dayandım tıkalı damarlarımın kapısına ama nâfile. Bir defa kurumuş çiçeği artık olduramazsın.

 

Ee, şimdi? Berbat bir senenin ardından şimdi çok iyiyim. Bunları bana rahatlıkla yazdıran şey de, genel olarak iyi olan halim. Mutlu değilim ama iyiyim. Çok şey yitirmiş, heyecanını, umudunu çokça neşesini kaybetmiş biriyim ama birçok şeyi çok daha iyi görüyorum. Her şey sislerin altında ve ben ne yol tutacağımı bilmiyor değilim. Köprünün öte tarafınaki kıza her ne kadar yüklensem de üzülüyorum o kız için. Sarılmak istiyorum ona. Ama her ne kadar onun için üzülsem, sempati duysam da pişmanım. Geçtiği yoldan geçmezdim.

 

Bir vakitler başkasına merhem olabileceğimi düşünüp insanların hayatına dalma cüreti gösterdim. Bir parça saflık bir parça kibir… Hem dokunduğum yerler hem ellerim kan içinde. Vicdanımı zor susturdum. Şimdi sadece kendimi iyileştirme iddiasındayım. İşte, burada “Tövbe” anlam kazanıyor. Pişmanım ve tövbe ediyorum. Beni aşağı çeken, alaşağı eden, dengemi bozan, beni yitikleştiren tüm iç ve dış mihraklara tövbe ediyorum. Oruçsa oruç; ibadetse ibadet. Oruç tek başına yetmez, bir şeyden uzak durmak gerekir eğer ki o seni kötü bir şekilde etkiliyorsa ama o uzak durduğun şey yerine yeni bir şey, yani ve verimli bir alışkanlık koymak gerek. Beni aşağı çeken şeylerin formunu bulmam gerekiyor önce. Onlara tanıyı koymalı ve infaz etmeliyim. Onlardan boşalan koltukları hemen yenileriyle doldurmalıyım. Beni aşağı çeken şeyler hiçbir zaman kişiler olmadı, çoğunlukla iyi insanlardan oluşturdum çevremi. Ama yine de her şey dağıldı. Sanrılar, beklentiler, belirsizlikler vs. vs. Bunlar yalnız benden kaynaklı şeyler değil tabi, her şey karşılıklı. Kişiler, dış etkilenimler neyse de en çok aşağı çeken şeyler düşünce biçimlerindeki bozukluklar, ölçüsüz ve yanlış, artık huy olmuş eylemler… Düşündüçe çoğaltılabilir.

 

 

 

Dibini sıyırdığım bu temmuz akşamında bana bunları yazdıran ana dürtü; benim artık beni aşağı çeken şeylerin yalnız beni değil aynı zamanda tüm insan türünü benzer biçimlerde aşağı çeken şeyler olduğunun ayırdında olmam ve tüm bunların ilkelerini tespit edip onları alaşağı etmeye çabalama isteği. O yüzden burdaki yazılarıma yeni bir hedef koymak niyetindeyim, burası aşikâr ki, artık kendinle konuşma durağı olmaktan çıktı. Gözleri görüyorum, rahatsız da olmuyorum. Bir biçimde başka bir şeye evriliyor işte, hayatta her şeyin başkalaştığı gibi. Her hafta kendime seans veriyorum; hasta benim, doktor da. İnsanın çarkını bozan şeylerin avına çıkıyorum. Gelecek hafta bugün bakalım elimde neler biriktirmiş olacağım.

 

Bunu yeni amaç olarak koyuyorum çünkü iyi olmak yetmiyor artık; tıkalı damarları açmak, nefes almak istiyorum. Eskisi gibi coşkun olup kabımdan taşmak istemek istiyorum ama kabımı güzel seçip o kapta durmayı becermek istiyorum. Daha fazla yok olmak değil, günden güne çoğalmak istiyorum.  Yaşamak istiyorum, her hücremle, yine… İyi kalmak, artık yetmiyor.

 

 

 

Bana yetmiyor ama siz yine de iyi kalın.

 

Rüzgâr

 

Düzenleme Notu: Gündüz gözüyle bir kez daha okuduktan sonra yayınlamakta sakınca görmediğim bu yazı, istirarla sürdürebilirsem eğer bir serinin, insanın çarkını bozan nedenler araştırmamın, ilk ayağı olacak. Haydi bakalım!

KAÇTIKLARINIZSINIZ

“Ben kimim?” Ne hödükçe bir soru! Çocukken cevap basit, soru abuktu. “Ben, benim işte, Rüzgâr.Ne demek “Ben kimim?”!? Oysa büyüdükçe gördüm ki Tanrı kendisiyle özdeş olma ayrıcalığını yalnız kendine tanımıştı. Ben, ben olamazdım, Tanrı değilim ki. Kendime bir içerik bulmak zorundaydım, insanlığın laneti bu. Ee, n’apalım, başa gelen çekilir. Arayacağız… Ben davranışlarımın tümü müyüm? Ağlayan, gülen, uyuyan, seven, yemek yiyen bir varlık… Tıpkı tüm insanlar gibi… Bu imkansız. Ben herkes gibi uyusam uyansam da, yemek de yesem, ağlasam da beni onlardan, herkesten ayıran bir şey olmalı. Herkes ben değil. Herkeste olmayan bir şey arıyorum.

 

Bizi ne farklılaştırır? Bir görüş der ki bizi farklı yapan, içine doğduğumuz koşulların farklılığıdır. Fena fikir değil. Elbette üç çocuklu bir memur ana-babanın en küçük çocuğu olan ben, sarayda ya da savaşta doğan bir çocuk gibi düşünmeyeceğim. Zihnimde koşulların şekillendirdiği bir karar mekanizması var, bu aşikar. Peki ben o karar mekanizması mıyım? Koca bir koşullar, olasılıklar toplamından ibaretim yani, öyle mi? İçimde ‘Hayır, öyle değil. Fazlası var.’ diyen bir ses var. Ben bundan ibaret olamam, beni diğer üç çocuklu memurların çocuklarından, arkadaşlarımdan, kardeşlerimden ayıran şey basitçe bir koşulların başka dizilimlenmesi olamaz. Çünkü insan o halde denizde sürüklenen bir yelkenli olurdu ki bu insanın tanımına ters. İnsan, özgür olmak zorunda olandır. Peki beni farklılaştıran, koşullardan bağımsız, hatta belki onlara belli anlamda zemin hazırlayan -çünkü doğuştan gelmeyen koşullar bizim kim olduğumuza bağlı olarak şekillenir.- şey ne?

Bu soru bir derya deniz. Öyle geniş bir konu ki, ciltlerce kitaplara sığmaz hâlâ dillere dökülür, dükülmüştür, dökülecektir. Bugün ben kendi cevabımı, ötekilerden destek alarak söyleyeceğim, hem de kısa yoldan, her ne kadar felsefeciler kısa cevapları sevmeseler de. Bizi ayıran ana şeyin ne olduğu hususunda anahtar kelime; seçim. Seçimin neden anahtar kelime olduğunu açıklamadan önce,seçim ve karar kavramları arasındaki bir ayrımın yapılmasını gerekli görüyorum.

Her zihnin karar alma mekanizmaları formca birbirine eş de olsalar  yani hepimiz bir sağlık sorunu olmadıkça aynı biçimde karar veriyor olsak da verdiğimiz kararlar  arasında farklar vardır. Karar yalnızca deneyim yoluyla elde ettiğimiz verilerin mantık ilkeleri takip edilerek analizinin bilinçli bir sonucu olarak değil aynı zamanda bilinçli ya da bilinçsiz yöneldiğimiz her şey söz gelimi bir elmanın uyandırdığı iştah sonucu onu alma, kontrolsüz öfke, güzele yönelim, mendil satan sokak çocuğuna duyulan merhamet vs. gibi bilincimizin olaya dahil olmadığı ama buna rağmen bize dair olan şeyleri de kapsayan bir kavram olarak kullanıyorum. Karar kavramı türkçede daha özelleşmiş bir anlam alanına denk düşüyorsa bile karar dediğimde böylesi bir kavrayışı düşünmenizi istiyorum. Bu anlamda ben kararlarımın toplamı olabilir miyim?

Ben kavramı, hatta daha özelde düşünen ben yani cogito, ondan öncesine dayansa da en çok Descartes’le özdeşleşmiştir. Descartes, felsefe tarihi kitaplarında sıkça tekrar edildiği üzre, dualist bir varlık görüşüne sahip bir filozoftur yani bu afilli kelimenin ardında anlamalıyız ki tüm olan(lar) uzamlı(res extensa) ve düşünülebilir (res cogitans) olmak üzere iki biçimde ele alınır ve bu iki biçim birbirlerinden ayrı düşünülmek zorundadır. Descartesçi bir yaklaşımla, Ben yalnız düşünülebilir olandır, uzamlı olanın yani insan düşünüldüğünde bedenin tüm niteliklerinden sıyrılmıştır. Her ne kadar varolmak için birbirini gerektirseler de Ben, yani düşünülen beden değildir.

O halde, Descartesin ben yaklaşımını takip edersek eğer benin artık organizmamın bilinçsiz yönelimlerini de dahil olduğu karar mekanizması olarak tanımlayamam. Çünkü bizi ayıran şey, bedenin ihtiyaçlarında ortaya çıkmaz dahası ondan büsbütün ayrıdır. Ben , bedenin artık sustuğu yerde dile gelir. Beden insanın fiziksel sınırıysa, insanın gidebileceği son nokta, en geniş sınır, bendir. Olma hali karşısında insanın takınmayı seçtiği tavırdır çünkü. Anlamın en saf çünkü bedenden en bağımsız halidir. Saftır çünkü olma hali karşındaki çaresizlik, insanın büyük endişesi bedenli bir şeyden kaynaklanmaz. Büsbütün bedenden bağımsızdır, buna ister ölüm diyelim, ister varlık, ister oluş, ister boşluk, ister anlam. Bu kadar apayrı kavramları yanyana kullandım evet, çünkü temelleri aynı. Kavrayamadığımız ama gözlerimizi dikmekten de kendimizi alamadığımız o alan.

Şimdi bana diyecekseniz ki, ne yani, ben, felsefe yapan metafizik bir özne mi? Ben yaşarken felsefe yapmayınca Ben olmuyor muyum? Ancak felsefeyle mi Ben olacağım? Hayır, ben, Ben’i insanın yanıtlayamadığı sorular karşısında aldığı tavırda görünür olan bir şey olarak tasavvur ediyorum. Üstadım Kant der ki Saf Aklın Eleştirisi’nin girişinde; “İnsan doğası gereği yanıtlayamayacağı sorular sormaya yazgılıdır.” Yani bu soruları dilsel olarak bu şekilde ifade etmemiş olsak da bu kavramların bilinemezliğinin acısı insanın hep bir tarafında durur. Rahatsız eden bir boşluk hissi… Hissetmediniz mi? Hele de el ayak çekilince… Hiç dostun kalmadığında… Dalların kuruduğunda… Çoğu insan orda duran o boşluktan delice korkar. Elleşmez. Elleşirse çıldıracağına, intihar edeceğine dair çok şeyler söylenir. Felsefe sevilmez çoklarınca. Boşluktan korkulur o yüzden o boşluk doldurulmalıdır en kötü üstü  kapatılmalıdır yoksa büyük bir buhrana sürükler insanı. O boşluğu kapatmak için türlü türlü şey icat olunmuştur -ki bunların hepsi anlamdır özünde-  insanlık tarafından; din, aile, aşk, para, sanat, şöhret,daha fazla bilgi edinme sevdası vs. Saymakla bitmez. Son zamanlarda kendini beğendirmek, kendini pazarlamak revaçta. En tahammül edemediğim bu. Bir mal gibi güzelce ambalajlayıp kendinizi yarın yokmuşçasına vitrine çıkartıyorsunuz, gelsin beğeniler, yorumlar. O boşluğun doldurulması bir buton uzağınızda! Ne kolay değil mi! Dolmadı mı içindeki boşluk, biraz daha tüket. Aynı telefonun bilmemkaçıncı versiyonu çıkmış. Yeni bir elbise al. Al, aldıkça dolacaksın. Kurulu düzen biz o boşluğu farketmeyelim diye elinden geleni ardına koymuyor. Ama o boşluk, orada, çünkü biz insanız.

Seçim meselesine geri dönersek eğer, bu sorulardan kaçarak bir seçimde bulunuruz. Hayatın anlamı basitçe organizmanın bir yönelimi değil, o yada bu olmayı tercih etmektir. Bu tercihte organizmanızın biyolojik süreçlerinin ötesinde bir karar vardır. Hem seçtiğiniz şeyin kabulu hem de seçmedikleriniz dışlanması aynı anda bulunur. Oysa elmayı yemeye yöneldiğinizde armut yemeyi dışlayan bir mekanızma yoktur. Eğer böylesi bir seçimde bulunmuyorsanız, size Ben diyemem.  O yüzden Ben, kararlarımızın toplamı değil, bellli türden bir karardır. Ancak bu kararla kendimizi herkesin arasında belirli kılarız. Beni ayıran şey işte bu çünkü bu birtakım şeyleri kabul eden bir mekanizma olmasının yanı sıra aynı zamanda geri kalanı dışlayan da bir mekanizma.

O yüzden, ben, “Ben” tanımına yeni bir anlam getiriyorum. Ben, kaçtıklarımızdır. O sorulardan kaçıp da sığındığımız limanlardır,ben. Ve yeni bir sloganım var. Olduğunuz kişi, yazgınız değil! Eğer ki olduğunuz Ben’le mutsuzsanız, ki benim mutluluk tanımım o boşlukla yaşamayı öğrenebilmek- limanını değiştir. Limanını değiştirince mutlu olacaksın diye bir şart yok. Hangi limanın ya da limanların sen olduğunu yaşarken öğreneceksin. Hatta bazen hiçbir şey yetmez bazen, olur öyle. Önemli olan bir şeyleri yetirebilmek, o boşluğu doldurabilmek değil, o boşluk karşısında sağlam durabilmek, arayışını kaybetmemek. Yoksa, ölür insan. İnsan, arayarak yaşar.

“Üşür o.”

Sevgi iki kelimeyle de nasıl ifade ediliyor. Senelerce bir ses olsun etmeden nasıl yürekte saklanıyor. Tek bir bakış nelere kadir.

 

Benim olmayan bir gönül hikayesi üzerinden seni düşünmem legal mi? Nasıl olsa her şey illegal, sana dair, bu neden legal olsun ki? Her şey illegal olsa ne çıkar, ha adam? Sen dememiş miydin, düşlerde her şey mümkün.

Düş kurmuyorum sana ilişkin. Bir resimde olsun beraber değiliz, endişelenme. Senin analizlerine sığmayacak atipik bir bağlanış biçimi, bu. Sana olan arzum, bir erkeğe yöneltilen bir arzu değil, seni erkekliğinden soyuyorum, her şeyden soyuyorum, Moda’daki evinden, tuttuğun kalemlerden, dokunduğun kadınlardan soyuyorum. Bakkaldan sigara istemenden de soyuyorum, üzerine geçirdiğin tüm makamlardan dahası ahlakından, merhametinden soyuyorum. Senden geriye ne kalır? Aslında hiçbir şey. Kanımca sadece bakışın, içime işleyen bakışın. Belki o bakış senin bile değil artık, ben ona yeni bir varlık alanı armağan ettim. Şimdiye kadar cümlelerine tutunuyorum sanmıştım. Ama yok kalemin tutuk, cümlelerin birer eko. Olsun, bakışların değil, benim için mesele bu. Benimle senin arandaki tek köprü, bir şey anlatırken öyle bakmazsan tüm dünya anlamını yitirirmiş gibi hissettiğim, karşında dizlerimi titreten o bakışın.

Nizami, Ha, evet sana “Nizami” diyorum bu arada bir süredir. Haberin var mı? Nizamını bozmayı istemem. Sana yaklaşıp da aklını çelme gibi planlarım yok. Senden sevgi dilenmeyeceğim, asla. Bakışların beni görsün demeyeceğim, beni görmüyorsun diye şikayet etmeyeceğim. Dedim ya atipik bir bağlanış biçimi, sevginin daha önce tatmadığım bir hali. Öyle kelebekler falan yok, bahar da. Çare aranmıyorum, kurtulmaya çalışmıyorum. Açtığın yara, kabulümdür, taşırım.

 

 

 

Bir ev düşünün, içindeki herkes mutsuz. Mutluluk imkanlı mıdır hala? Herkesin mutsuzluk nedeni yine birbiri. Her şeyi görüp hiçbir şeye güç yetirememek… Kaçmak çözüm değildir diyordum. Bazen çözümmüş kaçmak, tabi geri dönme yoksa ucunda. Yine yine aynı duvarların arasında, daha yitik ama daha dirençli, fazlaca yaralı ama yaralarımı umursamadan burdayım.

 

 

5 sene öncesini düşününce ilk aklıma haketmeyen kulaklardan sakladığımız şarkılar, haketmeyen gözlerden kaçırdığımız filmler geliyor. Şimdi dönüp bakınca ne gülünç bir tavır. Biz ne yapmış da haketmiştik de diğerleri yapmamıştı? Bizim ruhumuz mu temizdi? Kızılok dinleyenden zarar gelmezdi, değil mi?!  5 sene önce ilk sevgilime sözlüğümü kaybetmiş gibiyim demiştim, bu cümle 5 senede anlam buldu kendine. Aynı vücud, aynı ev… Ama başka bir ben. Tetriste uzun çubuğu buldum da elimdekileri sıfırladım sanki. EN baştan, yine en baştan. Nereye kadar en baştan? En baştan başlamak mümkünmüş gibi sanki…

Neyse…

Herneyse…

Oyuna devam…